Dingin Ol

Zamanım yok endişesiyle hareket edenler,  hiç bir şeye yetişemediğini düşünenler,  ellerindeki işe gereken ve yeterli zamanı ayıramazlar. Biraz ondan, biraz bundan derken ellerinde hiç bir şey kalmaz.

Enerjilerle çalışmak isteyenler için de durum aynen böyle. Haydi, Reikiye uyumlanalım, hooop oldu. Haydi meleklere, kuantuma, başka enejilere… O da oldu. Sırada ne var? Bütün bunlar var, ama ortada bir şey yok…

Zaman gerçekten dolduğunda, ne kadar çok şeye uyumlandığımız değil, elimizdekiyle ne yaptığımız önemli olacak. Sabırsızlık gösteren öğrencilerime her zaman “yavaş, hızlıdır” hatırlatması yapıyorum ama çoğu telaş içinde. Bütün bu enerji çalışmaları, tam da bu telaştan kendimizi kurtarmak, dinginliğe kavuşmak için yapılıyor ve “ol”madan olunmuyor. Eğitim almak yeterli sanıyorlar, sonrası çok kolay sanıyorlar ama üzgünüm öyle değil. Kendinize en yakın gelen herhangi bir enerji çalışmasıyla başlayın ve hakkını verin. Sonra zaman içinde yol sizi başka bir yere götürürse o zaman başka bir deneyim edinirsiniz. Bu, acele ederek ve telaş içinde yapılabilecek bir şey değildir. Boş yere kendinizi üzüyorsunuz.

Şebnem Akalın / Hatırlatıcı

10.04.2014

Zihni sakinleştirmek için 5 Öneri

Son zamanlarda pek çok kişinin sorusu: Zihnimi nasıl durduracağım?

Zihni durdurmak değil, sakinleştirmek gerekir. Zihin sakin değilse yaratıcı olamayız ve potansiyelimizi kullanamayız. Zihnin vıdıvıdıları kaliteli yaşamamıza engel olur.
Tavsiyelerim basit fakat kolay değil. Ancak denemeye değer. 
1-Zihin durmaz! Her zaman düşünceler akar. Düşüncelerin zihninizden gelip geçmesine izin verin. Bırakın, sadece gelsin ve gitsinler. Herhangi birine dalmayın, hepsini izleyin.
2-Nefes alın! Büyük ihtimalle o sırada nefes almıyorsunuz.
3-Kızdığınız, kırıldığınız herhangi biri varsa ya gidin ona söyleyin ya da çok güvendiğiniz birine sadece duygunuzu anlatın! Karşı tarafı haksız çıkartmaya çalışarak değil. Eğer bunu yapamayacaksanız anlatmayın.
4-Sudoku, Scrable (Kelimelik), Bulmaca çözmek, Sessiz film gibi oyunlar oynayın! Bunu yaparken eğlenin.
5-Egzersiz yapın! Yoga, Plates, Yürüyüş gibi.
Ve tabi ki “Reiki” zihni kolayca sakinleştirir. Reiki yapmayı bilenler Reiki yapın! Rahatladığınızı, zihninizin yavaşladığını, sakinleştiğinizi hatta uyuduğunuzu göreceksiniz.

Beyin, düşünmek için vardır!

Olumlu düşünceye evriltmek sizin elinizde…

Şebnem Akalın / Hatırlatıcı

18.08.2014

Ustaa, aç bi Çakra!

Çakra açma lafı nereden ve nasıl çıktı bilemiyorum. Eminim ilk söylendiğinde doğru anlamda kullanılmıştır, ancak malesef artık tamamen yanlış bir kavram olarak kullanılmakta. Sanki birisi çakranızı açacak ve ondan sonra her şey yolunda. Hayır! yok öyle bir şey!

Burada çakraları anlatmayacağım ama neden bu çakra açma kavramı kullanılıyor? biraz anlatıyor olacağım. 

Öncelikle, Çakraların kapalı olması mümkün değildir! Çakraların dengesi bozulmuş olabilir, ki; bunun sebebi de enerji girdabı gibi dönen Çakralar, sağlıklı bir çakrada olması gereken bir ahenk ile değil, ahengi bozulmuş bir şekilde dönmeye başlamıştır ya da omurga üzerinde hizalı olması gerekirken sağa sola kaymış olabilir, Çakralardaki enerji girdaplarında blokajlar vardır, aslında bastırılmış, bloke olmuş duygular vardır. Enerji blokajı (tıkanıklığı) var ve bunun için enerjiyi dengeliyoruz demek yerine çakra açmak diye anlatıldığı için tıkalı bir çakra var ve bu açılıyor gibi anlaşıldı sanırım. Tamamıyla tıkalı çakra ile yaşayamayız!

Çakralar, elbette enerji çalışmalarıyla dengelenir ya da blokajlar açılır ve açıldığında bütüncül bir sağlık elde edilmiş olur. Bunlardan biri de Usui Reiki’dir. Ayrıca yürümek, dans etmek, yoga, plates yapmak gibi fiziksel egzersizlerde çakralar üzerinde etkilidir. Bu dengeleme ve bolakajların enerji çalışmalarıyla açılması uygulamaları zaman içinde hap şeklinde uygulamalar gibi gösterilmeye başlandı ne yazık ki 😦

Çakraların dengeleri, olumsuz düşüncelerimiz yani duygusal alanda aldığımız yaralardan bozulmaktadır. Dolayısıyla çakraları sürekli dengede tutmak, sürekli uygulama gerektirir. Hiç bir yöntem tek başına ve tek bir seferde yeterli değildir. Hangi yöntemi seçtiyseniz bunu sürekli yapmalısınız.

Reikiye uyumlandığınızda çakralar dengelenir ama sonrasında uygulama yapmaya devam etmelisiniz. Kendimi başkasına bırakayım beni düzeltsin düşüncesi çok cazip, ama malesef kimsede sihirli değnek yok!

Dünya yolculuğumuz, öğrenme yolculuğumuz bunu gerektiriyor. Öğrenmeden iyileşme olmuyor. Herkesin kendi hayatının sorumluluğunu alıp öğrenmeyi seçmesi gerekiyor. Daha önce pek çok yazımda da yazdığım gibi tüm yöntemler sadece yardımcıdır.

Tüm kadim öğretilerin bir çakra açma seviyesine indirilmesine gerçekten üzülüyorum. Aç bi çakra her şey yoluna girsin…

Şebnem Akalın / Hatırlatıcı

25 Mart 2015

Reiki ve Şans

Posted on 23 Eylül 2009 by Şebnem Akalın

Bir şeyi sadece hayal ederek elde edebilir miyiz? bazen bu sorunun cevabı ile ilgili tereddüt yaşıyorum.  çünkü öyle şeyler var ki, hayal ediliyor ve hemen gerçekleşiyor. ama öyle şeyler var ki, eyleme geçmeden hiç bir şey olmuyor.  bazı durumlarda sınanıyor olabilir miyiz? gerçekten isteyip istemediğimiz konusunda? olabilir.  ya da biz, kendimizi sınıyoruz….

Reiki hayatıma girdikten sonra iste – gerçekleşsin… denklemi çok daha kolay ve akıcı olmaya başladı. temiz bir enerjiyle istemek önemli. isteğine endişelerini, korkularını katarsan gerçekleşme süresi kesinlikle uzuyor. gerekli adımları atarak yani eylemde bulunarak gerçekleşme sürecini keyifle izlemeye geçmek gerekiyor.  gerçekleşme, her zaman bizim istediğimiz zamanda olmayabiliyor. istediğimiz zaman en hayırlı zaman olmayabilir ya da aslında derin bilinç düzeyinde istemiyor olabiliriz.

Reikinin şansı artırdığı söylenir. bunun sebebinin reiki ile temizlenen enerji ve sürece kattığımız zihinsel engellerden kurtulmayı öğrenmek olduğunu düşünüyorum. eğer zihinsel engeller varsa eylemler bir sonuç vermiyor en önemlisi enerji olarak sürece olumsuz müdahale etmek süreci etkiliyor. isteğimize huzur kattığımızda şans bizimle oluyor aksi durumda şans ellerini kavuşturup yüzünde bir gülümseme ile kenara çekiliyor ve “hadi bakalım yap, ne yapacaksan” diyerek debelenmemizi izliyor.

Şansın bizimle olmasını istiyorsak ona izin verelim.

Şebnem Akalın

Zihin ve Beden ilişkisi

Posted on 01 Mayıs 2010 by Şebnem Akalın

Bana şifa için gelen danışanlarımdan biri “Fiziksel olarak iyi olduğumda daha sağlıklı düşünebiliyorum” dedi bir gün. ona tam tersinin gerçek olduğunu anlattığımda ve yaptığımız çalışmalarla bunun doğruluğunu kendisi de deneyimlediğinde çok şaşırmıştı.

Sağlıklı düşünebilmenin ve fiziksel olarak da sağlıklı olabilmenin tek yolu zihinsel ve duygusal olarak sağlıklı olabilmektir. eğer altta yatan negatif inancı ya da sorunlu duyguyu bulup temizleyebilir ve olumluya dönüştürebilirsek o zaman fiziksel hastalıklar ortadan kalkıyor.

Kendi deneyimlerimden ve okuduğum araştırma ve deneylerin sonuçlarından da gördüğüm üzere pek çok fiziksel hastalığın altında duygusal ya da zihinsel bir neden var. hatta “kaza” olarak adlandırdığımız bazı olayların bile derininde böyle bir sebep bulmak şaşırtıcı oluyor.

Reiki, çok yumuşak bir şekilde zihinsel ve duygusal temizlik yapmamıza yardım eder.  düzenli olarak yapılan reiki çok derinde bu temizliğin yapılmasına yardımcı olur. eğer kişi zihinsel ya da duygusal sebebi bulabildiyse 2. derece reiki de öğrenilen yöntemleri kullanarak bu temizlemeyi çok daha kolay yapar. zaten sebebin bulunması bile yolun yarısının aşılması anlamına gelir.

Hastalıkların zihinsel nedenleriyle ilgili tavsiye edebileceğim bir kitap var. sadece bu kitaptaki olumlama cümlelerini tekrarlayarak bile iyileşme olabildiğini çok gördüm. Louise Hay’in “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” adlı kitabında hastalıkların hangi olumsuz düşünce kalıplarından kaynaklandığını ve bununla ilgili düzeltme yapmak için kullanılabilecek olumlama cümlelerini bulabilir ve şaşırtıcı sonuçlar elde edebilirsiniz.

Ancak burada şunu söylemem gerekiyor ki fiziksel olanın ya da maddenin katı halde bulunduğuna ve asla değişmeyeceğine olan inanç bu tarz çalışmalarda sürecin uzamasına yol açmaktadır. sonuç alınmaz demiyorum ama süreci uzattığını gözlemledim. şaşırdığım zamanlar da olmadı değil tabi, bu katı inanca sahip olmalarına rağmen çok daha çabuk çözülebilenleri de gördüm. herşeyin enerji olduğunu kabul etmek ya da bilmek süreci oldukça hızlandıran bir şey.

Söylediğim bir sözün hasta hücreme ne faydası olacak diye düşünenler varsa eğer şöyle söylemek istiyorum; hücre enerji, söz de enerji… akışkanlar ve alışveriş halindeler.

Şebnem Akalın

Madde değil Enerji

Posted on 08 Mart 2013 by Şebnem Akalın

Güneş, galaksinin merkezinden bilgi alır. Güneşin yanı sıra diğer yıldızlardan da ışık gelir. Evren kendi içindeki iletişimi ışık aracılığıyla sağlar. Yoğunlaşmış ışık evrenin her yanına yayılmış bir sinir sistemidir.Evrenin her yerinde düzenli bir bilgi akışı vardır. Veriler, Güneşten ve diğer yıldızlardan uzanan ışınlar halinde yayılır. Dolayısıyla ışınlar habercilerdir ve haberci ile eş anlamlı kelimelerden biri de “melek”tir. Işın bir melektir. Bir melek ise galaksinin merkezinden dışarı, yıldızdan yıldıza, Güneşten gezegene bilgi taşıyan ışıktan bir varlıktır.

Katı görünen bedenlerimiz de yoğunlaşmış Güneş ışığından yaratılmıştır. Tıpkı melekler gibi, bizler de ışığın taşındığı kanallar konumundayız.  Gerçek kimliğimizin meleksi veya ışık-dolu bir yapısı vardır. Bizler yeryüzüne ışıkla gelen bilgi dolu varlıklarız.

Tüm bilgilerin temel kaynağı evrenin merkezindedir. Evrenin bizim bulunduğumuz bölgesinde ise bu kaynak, kendi galaksimiz olan Samanyolu’nun merkezindedir. Bizim çevremizde kaynağımız güneştir. Bizim yerleşik bulunduğumuz evrenin dışında çok sayıda evren vardır.

Işıkla taşınan bilgi, sessiz bilgi olarak bilinir. Bu bilgeliğin sırrı sürekli yenilenen yaşamın şifreli metodudur. Güneş ışığımızdaki bu hayat kurtarıcı verilerin şifresi Dünyamız tarafından çözülür.

Toltek Rehberi, Don Miguel Ruiz

Reiki, Neyiki?

Posted on 15 Mart 2012 by Şebnem Akalın

Reiki eski zamanın enerjisi, artık bu çağa ayak uyduramıyor! Yeterli gelmiyor diyenler var. Bu cümleleri son zamanlarda pek çok arkadaşımdan ve danışanımdan duyuyorum.

Reiki; evrensel yaşam enerjisi, elle şifa verme yöntemi diyoruz. Bu söylem biraz iddialı gelse de enerji blokajları temizlendiğinde kişinin şifaya kavuşmasının yolunu açması sebebiyle rahatlıkla kullanabiliyoruz. 3 aşaması var ve hiç bir aşamanın birbirine bir üstünlüğü yok. 1. Aşamada sadece elle dokunarak ve fiziksel sorunlara enerji aktarımı yapılabiliyorken 2. Aşamadan sonra hem elle dokunarak hem uzaktan şifa göndererek, fiziksel sorunlar yanında duygusal sorunlara ve iyileşmesini istediğiniz sorunlu ilişkilere ya da gerçekleşmesini istediğiniz güzel konulara olumlu enerji aktarımı yapabiliyoruz. Anadolu’da yerleşik tabiri ile “el alma” yöntemi ile kişiler bu enerji akışını gerçekleştirmeye ehil olurlar.

Bu enerji aktarımı, “evrende var olan, çok güçlü evrensel enerji”nin aktarımıdır. Kişi kendisini bir boru ya da kablo varsayarak bu aktarımı yapar. Dolayısıyla kişinin herhangi bir katkısı yoktur.

Burada şu soru geliyor aklıma var olan evrensel yaşam enerjisi mi eskidi? J

Devam ediyorum, diyelim ki Reiki eskidi… Yeni enerjiler ile tamamen “Hikmet sahibi” olmuş ya da “Hidayet”e ermiş kişiler kimlerdir? Gerçekten böyle bir şey var ise kaçırmak istemem. Senelerdir Allahın her günü Reiki yapan ve pek çok konuda iyileşmeme yol açtığı için müteşekkir olan biri olarak merak ediyorum elbette. Ayrıca pek çok başka enerji çalışmasına katılmış, onlardan da çok faydalar sağlamış ve hepsinin başına Reiki’yi oturtan biri olarak…

Tüm bu enerji aktarımları, ve pek çok isim altında yapılan diğer enerji çalışmaları hepsi insanın bu dünyayı deneyimleme yolunda birer araçtır. Hepsi de gerçek manada değerlendirilirse, işe yarar. Bu çalışmalara sihirli değnek havası verilmesi, ya da bu beklenti ile yaklaşılması hiçbir şifa çalışma için doğru değildir.

Hiçbir çalışma insanın kendi özüne, iradesine ve aklına rağmen bir başarı sağlamaz. Kendinizi içine kattığınız her şifa çalışması ise başarılı olur. Siz kendinize yakın olan her ne ise bunu seçip güvenerek davrandığınızda tüm şifa yolları açılacaktır.

İlaç kullanırken ya da güzellik kremleri kullanırken düzenli kullanım çok önemlidir ve bunu herkes bilir ama enerji çalışmaları yaparken nedense bu külfet olarak algılanıyor ve bir iki deneyip bir kenara bırakılıyor. Bu durumda hangi süper, muhteşem, son sezon J şifa çalışmasını ya da uygulamasını denerseniz deneyin bir işe yaramayacaktır.

Reiki ile hayatınızda öyle açılımlar olur ki; “daha önce bunları hayal bile etmemiştim” dersiniz. Yumuşak ve pozitif bir enerjidir ve sizi özünüzle buluşturarak hayat amacınıza yönlenmenize yardımcı olur. Bence en büyük önemi bu açıdandır. Yeni oluşmuş fiziksel ya da duygusal sıkıntılarınız çok kısa bir sürede iyileşebilir. Kronikleşmiş olanlar ise zaman alabilir. Düzenli uygulamalarda uykusuzluk sorunu ortadan kalkar. Doktora gidip aldığınız tedavi ve ilacın yanında Reiki kullandığınızda çok hızlı iyileştiğinizi görürsünüz, gidemediğinizde de çok fayda sağlayacağınızı söyleyebilirim. İster tamamlayıcı olarak ister direkt olarak iyileşmek için kullanın, sonuç olarak her şekilde işinize yarayacaktır. Reiki’nin faydalarını burada anlatamam, hayatın her alanında iyileşmeye yardımcı olabileceği için, liste çok uzun…

Reiki’ye ve sizlere sevgiyle…

30.10.2012

Şebnem Akalın

Reiki Master-Eğitmen

An’da Kalmak

Hayvanlar sadece saldırı anında adrenalin salgılayıp tehlike geçtiği “an”da kendi hallerine (mesela otlamaya devam ederler) geri dönebilirken biz insanlar her “an” tehlike altındaymışız gibi yaşıyoruz. ruhsal ve bedensel olarak çok yüksek stres taşıyoruz. her “an” bir tehlikeye karşı hazır olmak gerektiği için her “an” tetikteyiz.

“an”da kalmak aslındadoğal olan ve bunu duyarsızlıkolarak algılamayın. Sıkıntıda olanlar için elinizden geleni yapabilir ve yine de siz “an”da yani huzurlu ve sakin kalabilirsiniz.

Huzurlu ve rahat hissediyorsanız tam o sırada “an”dasınız demektir. bu rahat ve huzurlu “an”larınızı, stresli zamanlarınızda hatırlayarak (zihninizde çağırarak) yine “an”a dönebilirsiniz. eğer o “an”da size karşı gerçek bir tehdit yok ise, tam o “an”da fiili bir tehlike yok ise rahat ve huzurlu olmanız doğaldır.

Huzurlu ve rahat “an”ları zihinde çağırırken nefesinize de dikkat edin. Nefesinizi tutuyorsanız (ki; stresliyken nefes tutulur), hemen, doğal nefes alışınıza dönene kadar derin nefesler almaya başlayın.

Huzurlu ve rahat olmak neden mi gerekli? tüm yapmak istediklerinizi gerçekleştirmek için. Genel stres düzeyinizi düşürdüğünüzde siz çok ürekten, yaratıcı, akılcı, neşeli, mutlu, çalışkan olursunuz ve bunun ötesinde iyi olan her ne varsa hepsi

size gelir.

Daha ne olsun…

Şebnem Akalın | Hatırlatıcı

29.07.2016

Vaka Öyküsü-Gerçekte Neye kızıyoruz?

Orta yaşlı bir erkek, mutsuzum diye geldi. Yüzü asık ve gergin. Mutsuzluğu yüzünden okunuyor.

Sebep? dedim, evliliğim dedi. En çok hangi alanda mutsuzsun? dedim. Eşime çok kızıyorum dedi. Biz başladık seansa;
Eşime kızgınım, eşime kızgınım, eşime kızgınım…
Neden kızıyorsun? dedim. Yapması gerekenleri yapmıyor dedi.
Mesela? dedim. Kızımızla ilgilenmiyor dedi. Devam ettik; kızımla ilgilenmiyor, kızımla ilgilenmiyor…
Detayları anlatmayacağım tabiki ama kızgınlığının sebebinin borçları olduğunu söyledi.
Kendisi, doğup büyüdüğü ailede borç nedir bilmeden büyümüştü. Oysaki eşi borçlu olmanın normal olduğu ve çok inişli çıkışlı para durumlarının yaşandığı bir aileden gelmişti.
Eşinin para harcamayı bilmediğini düşünüyor ve saçına fön çektirmesine bile sinirleniyordu. Hani düğüne filan gidilmiyorsa kuaföre neden gidilsindi.
Oysa eşi üst düzey yönetici ve çok iyi para kazanıyor ve de işi için bakımlı olmaya özen gösteriyor. (bir kadın için bundan doğal ne olabilir  )
Borçlu olmanın dünyanın sonu olduğunu düşünüyordu. Çünkü evlenene kadar borç nedir bilmemişti ama evlendiği gün eşi kredi borçlarıyla gelmişti ve o gün bu gündür hep borçları vardı. Bir çeşit şok yaşamıştı. Bu nasıl olabilir? Kucağında bir ateş topu vardı sanki.
Uzunca bir süre çalıştık. Borçlu olmak normal ama plan yapmak lazım noktasına geldiğimizde oldukça rahatlamıştı.
Ama takıldığı bir nokta vardı, “ben tek başına bunu yapamam ki.”
Eşiyle birlikte yapmaları gerektiğini ama eşinin hiç rahatsız olmadığı için buna yanaşmadığını söyledi.
Dedim ki o zaman sen yap programı? Olmaz dedi tek başına mümkün değil.
Tek başına mümkün değil çalıştık bir süre. Sonra sordum, annen nasıl biriydi?
Dediki; annem çalışmıyordu babam çalışıp bütün kazancını anneme verirdi, sadece kendisi için biraz harçlık alırdı. Annem parayı yönetir, yatırımlar yapardı. Bu sayede bir sürü ev vs. alındı. Hepsi annem sayesinde oldu.
Detayları geçiyorum yine, sonunda şu noktaya geldik; eşinden annesi gibi davranmasını bekliyor, kendisi de babası gibi kafası rahat olsun istiyor ve para yönetme sorumluluğundan korkuyordu. (işte evren buna izin vermiyor  ) Eşi hiiiç öyle biri değil. Ama istersen ben tüm maaşımı sana vereyim ödemeleri sen yap diyor kocasına. Danışanım bunu kabul etmiyor çünkü bu ona çok büyük yük geliyor. Annesi gibi yapsa ya eşi…
Borçlarını düşündükçe deliriyor, kendisinin yapamayacağını dü?ünüyor mutlaka eşiyle beraber yapmalılar hatta eşi yapsın. Eşi yapmadıkça da her gün her saat her dakika sinir oluyor.
Tüm sorumluluğu eşine yüklüyor ve sonuç: MUTSUZ.
Seansın sonunda zihinsel dönüşüm gerçekleşti. Umut belirdi, kendisi yapabilir ve daha doğrusu kendisi yapmalı. Tüm ağırlık kalktı üzerinden, parayı yönetmek yük gelmiyordu, yapabilirim diyordu gülerek. Artık biliyor ki o değişirse herşey değişecek. Sorumluluk almaktan korkusu kalmadı.
Giderken olanlara inanamıyordu. Sonrasında ise kaç gündür borç ile ilgili hiç endişelenmediğini ve daha mutlu olabildiğini konuştuk telefonda.
1-2 seansımız daha var, anne ve babadan özgürleşmek ve sorumluluk almak üzerine geçireceğimiz 1-2 seans. Özgürleşmek dediğimi yanlış anlamayın ilişkileri daha sağlam hale gelecek.

Bilinçaltı nasıl kodlanmış görüyor musunuz?
Şebnem Akalın | Hatırlatıcı

Hayatımızı Değiştirebileceğimizin Bilimsel Kanıtı

“Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “ Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.

Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?

Kim olmayı istiyorsun?

İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?

ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?

Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?

Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.

İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.

Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.

Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?

En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.

Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.

Rezonans Nedir?

Resonantia = Akis

Rezonans = Eko, yankı, titreşim

Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.

Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.

Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.

Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.

Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.

Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.

İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.

İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?

“Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein

Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.

Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.

Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.

Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.

Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.

Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.

İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:

  • Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
  • Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.

Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.

İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.

İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.

Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz.

Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.

Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.

Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:

  • Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,

İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.

İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.

Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.

İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor?

Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.

Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.

Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.

Klasik fizikte, daha önce böyle birşey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.

Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.

Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.

Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.

Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.

Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.

Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?

Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;

Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.

Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.

Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.

Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.

İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.

Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.

Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.

İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!

Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?

Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?

Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.

Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?

“Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur.”

Albert Einstein

Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz?

Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.

Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.

Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.

Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.

Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.

Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.

Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.

“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrates

Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”

Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.

İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.

Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.

Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.

Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.

İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.

Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.

Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.

Eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.

Rezonans Kanunu-Pierre Franckh