Mikao Usui Anıt Mezarı Ziyaretim

Mart ayında Japonya’da Tokyo’da okuyan oğlumun yanına gittim. Giderken Usui’nin mezarını ziyaret edebileceğimi düşünmemiştim ama içimden geçirmiştim, “nerede acaba” diye düşünmüştüm…

Tokyo ve 2 şehir daha gezdiğim ülkeyi ne kadar sevdiğimi beni instagramda takip edenler gördüler. İnsan ilişkilerinden tutun, temizlik, düzen, teknoloji ve bunun insanla uyumu hepsi bana göre harika. Oğlumla beraber 10 gün boyunca yürüdük, gezdik, yedik, içtik tabiri caizse dibini bulduk:)

10 günün sonlarına doğru bir gün internette Usui’nin mezarını aradım ve bir adres buldum. Ogan’a gösterdim, dedi ki “kolay gideriz”. Nasıl yani? kolay mı gideriz? Ne kadar heyecanlandığımı, mutlu olduğumu anlatamam.

Ertesi gün yola koyulduk tabi. Trenden indik ve başladık yürümeye. Yol boyunca başka mezarlıklar, mezar için malzeme satanlar, otantik japon mahalleleri, evleri görerek ve hissederek ilerledik. Adrese geldiğimizde, çok güzel bir tapınak ve arazinin içinde mezarlığı olduğunu gördük. Tapınak turistik değil, halkın ibadetine açık bir tapınak. Öyle olunca önce biraz çekindik çünkü Japonlar genel olarak çok saygılı ve bu sebeple de saygı bekleme konusunda hassaslar. Yavaş yavaş içeriye sızdık:)

Kapıdan girince tam karşıda tapınak, sağ tarafta ise mezarlık var. Mezarlığın girişinde ise isim listesi, krokisi ve mezarın numarası var. Ama japonca tabi. Neyse Oğlum bana Usui’nin nasıl yazıldığını gösterdi ve ben başladım listeyi taramaya. Küçücük yazılmış listeyi tararken birden görüverdim. Sonra da farkettim ki daha önce ziyarete gelenler, rahat bulunabilmesi için Latince okunuşuyla da yazıp bir etiket yapıştırmışlar yanına. Yani giderseniz kolayca bulabilirsiniz.

Mezarlıkta çok daha gösterişli mezarlar var, Usuinin mezarı gösterişli değil ama Usui’yi anlatan bir yazıt var mezarda. Burası bir Budist mezarlığı ve aile mezarlığı. Yani Usui ailesinin üyelerinin yakılıp gömüldüğü bir yer. Ama Mikao Usui’nin Reiki kurucusu olduğunu ve hikayesini anlatan bir yazıt mevcut. Ancak Eski Japonca ile yazılı olduğu için oğlum bazı kelimeleri yakalayıp anlamaya çalıştı ve bana anlattı. Onun bana anlattığı çok küçük bir parçası ama Frank Arjava Petter’in Japon eşi sayesinde çevirmiş olduğu tam metni aşağıda alıntıladım,  yazımın sonunda okuyabilirsiniz..

Orada bir süre durup Mikao Usui’ye Reiki gönderdim, benim elimden gelen buydu. Budistler mezar ziyaretinde, önce tapınağı ziyaret ediyorlar, dua ya da şükür gibi bir ritüelleri var. Hatta tapınağa girmek için önce abdeste çok benzeyen bir tür arınma yapıyorlar. Sonra depo gibi bir alanda her mezar sahibine ayrılmış bölümlerde bulunan kova ve kepçe, tütsü vb gereçlerini alıp mezarları yıkayıp, tütsü yakıp, gerekirse çiçek vs düzenlemelerini yapıp dua edip öyle ayrılıyorlar.

Hiç bir enerji, öğreti vs. kişilerle özdeşleşemez. Usui aracıdır ve iyi ki olmuştur. Mikao Usui’yi tanımadım ama tanıyormuşum gibi çok seviyorum. Her gün ona teşekkür ediyorum ancak onda büyük bir hikmet ve keramet aramıyorum, yani ona tapınmıyorum. Onun da bunu istediğini sanmıyorum. Frank Arjava Petter’in yaşamış olduğu, bulutların aralanıp güneşin parlaması gibi bir şeyi ben yaşamadım. Hava bulutluydu ve tüm gün öyle kaldı. Ancak Mikao Usui’nin huzurlu olduğunu ve rahat olduğunu ve hatta gülümsediğini hissettim. Görevini yapmış olmanın verdiği huzurla gitmiş buradan.

Ben de Usui’inin anıt mezarından bu duyguşarla ayrıldım. Hayallerimin ötesinde olan bu buluşma için ve bana kısmet olduğu için şükürler olsun.

Tekrar saygı ve sevgiyle.

Şebnem Akalın

Nisan 2018

Mikao Usui’nin Mezarındaki Yazıt:

Çok çalışan (yani meditasyon yapan ) ve gayretle bedenini ve zihnini daha iyi bir insan olmak için geliştirmeye çalışan insana “ örnek insan” denir . Bu büyük ruhu sosyal bir olay için , yani pekçok insana doğru yolu öğretmek için kullanan insanlara “öğretmenler” denir .
Dr. Usui’de böyle bir öğretmendi . Evrenin (evrensel enerjinin) Reiki’sini öğretti . Sayısız insan ona geldi ve onlara Reiki’nin yüce yolunu öğretmesini ve onları iyileştirmesini istedi .
Dr.Usui , Keio Gunnen denilen Keio döneminin ilk yıllarında Ağustos’ un 10’un da doğmuştu . 3lk ismi Mikaomi ve diğer ismi Gyoho (veya Kyoho ) olarak telaffuz edilirdi . (Bir öğretmenin geçmişle devamlılığını bitirmek ve baştan başlamak için öğrencisine yeni bir ad vermesi eski bir Japon geleneğiydi. Bazen yeni bir isim öğrencinin kendisi tarafından kabul
edilirdi . ) Gifu bölgesinin Yamagata mahallesinin Yago köyünde doğmuştu .Dedesinin adı Tsunetane Chiba’ydı . Babasının adı Uzaemon’du . Annesinin aile adı Kawaai’ydi . Bilindiği kadarıyla yetenekli ve çalışkan bir öğrenciydi .Bir yetişkin olarak pek çok Doğu Ülkesini ve Çin’i çalışmak için ziyaret etti , gayretle çalıştı ama kötü bir şanssızlık yaşadı. Yine de yılmadı ve kendini gayretle eğitti .
Bir gün 21 günlüğüne oruç tutmak ve meditasyon yapmak için Kurama dağında inzivaya çekildi . Bu dönemin sonunda , birden yüce Reiki enerjisini başının tepesinde hissetti
ve bu ona Reiki iyileştirme sistemini gösterdi . Reiki’yi önce kendi üzerinde kullandı , sonra ailesi üzerinde denedi .Pek çok hastalıkta işe yarayınca , bu bilgiyi halkla paylaşmaya karar verdi . Harajuku (Aoyama –Tokyo )’ da Taisho döneminin 11.yılının (1921 ) Nisan’ında bir klinik açtı . Bazıları çok uzaklardan gelen sayısız hastayı tedavi etmekle kalmadı ayrıca bilgisini yaymak için seminerler düzenledi. Taisho döneminin 12 .yılının Eylül’ünde ( 1923 ) harap edici Kanto depremi Tokyo’yu salladı . Binlerce kişi öldü , yaralandı veya kötü sonuçları nedeniyle hastalandı . Dr.Usui halkı için üzüldü ama aynı zamanda Reiki’yi harap olmuş kente götürdü ve onun iyileştirici gücünü hayatta kalmış kurbanlar üzerinde kullandı .
Kısa sürede kliniği hasta akınını karşılamak için çok küçük gelmeye başladı , bu yüzden Taisho döneminin 14 .yılının 1ubat ayında (1924) , Tokyo dışında Nakano’da yeni bir tane inşa etti.

Ünü kısa sürede bütün Japonya’ya yayıldı ve uzak ilçeler ve köylerden davetler gelmeye başladı .Bir kez Kure’e gitti , başka bir kez Hiroshima bölgesine, sonra Fukuyama ‘ya . Ölümcül bir darbeyle vurulduğunda , Fukuyama ‘da kalmaktaydı.Taisho döneminin 15 . yılında , 9 Mart’ta (1926) 62 yaşındaydı . Dr.Usui’nin Sadako isminde bir karısı vardı , kızlık adı Suzuki’ydi .Bir kız ve bir oğulları oldu. Oğulları Fuji Usui , Dr. Usui’nin gidişinin ardından aile işlerini üstlendi . Dr.Usui çok sıcak , yapmacıksız ve alçakgönüllüydü .Fiziksel olarak sağlıklıydı. Hiçbir zaman gösteriş yapmadı ve yüzünde her zaman bir gülümseme vardı ; Ayrıca zorluklarla yüzleşmek konusunda çok cesurdu .. Aynı zamanda çok tedbirli bir insandı. Çok kabiliyeti vardı . Okumayı çok severdi ve tıp , psikoloji , falcılık , tüm dünyadaki dinlerin teolojisi hakkında bilgisi çok büyüktü . Bu hayatı boyunca süren çalışma ve bilgi edinme alışkanlığı elbette Reiki’yi anlama ve sezmesi için hazırlığında yardımcı oldu . Reiki sadece hastalıkları iyi etmez , ayrıca doğuştan gelen yetenekleri büyütür , ruhu dengeler , vücudu sağlıklı yapar ve mutluluğun kazanılmasına yardım eder. Bunu diğerlerine öğretmek için , Meiji imparatorunun beş prensibini izlemeli ve yüreğinizde hissetmelisiniz. Bunlar sabah bir kez ve akşam birkez olmak üzere hergün konuşulmalıdır.

1-Bugün öfkelenme

2-Bugün endişelenme

3-Bugün müteşekkir ol

4-Bugün çok çalış(meditatif egzersizler)

5-Bugün başkalarına nazik davran.

Asıl amaç mutluluğu kazanmanın (Reiki) kadim ve gizli metodunu anlamak va ona uyarak pek çok hastalık için çok amaçlı bir tedavi keşfetmektir.Eğer bu prensipler takip edilirse , kadim bilgelerin yüce , huzurlu zihinlerini kazanacaksın. Reiki sistemini yaymaya başlamak için , kendine yakın bir yerden başlamak önemli ,felsefe veya mantık gibi uzak bir şeyden başlama. Hareketsiz ve sessizce , her sabah ve her akşam ellerin “ Ghasso” veya “ Namaste” şeklinde kavuşmuş olarak otur . Büyük prensipleri izle, sessiz ve temiz ol. Yüreğin üzerinde çalış ve içindeki sessiz yerden olan şeyleri yap. Herkes Reiki’yi başarabilir , çünkü o kendi içinde başlar. Felsefik örnekler etrafımızdaki dünyayı değiştiriyor. Eğer Reiki bütün dünyaya yayılabilirse , insan kalbine ve toplumların ahlakına dokunacak . Pek çok insan için yararlı olacak ve sadece hastalıkları değil bütün dünyayı iyileştirecek.2000’in üzerinde insan Dr.Usui’den Reiki öğrendi. Daha fazlası Usui’nin kıdemli öğrencilerinden öğrendiler ve onlar Reiki’yi daha da uzaklara taşıdılar. Şimdi, Dr.Usui’nin gidişinden sonra bile , Reiki çok uzun süre akmaya, uzaklara yayılmaya devam edecek. Reiki’yi Dr.Usui’den almak ve diğerlerine aktarmak evrensel bir kutsamadır. Dr.Usui’nin öğrencilerinin pek çoğu bu anıtı buraya ,Toyotoma mahallesindeki Saihoji tapınağına inşa etmek için birleştiler.Onun büyük çalışmalarını canlı tutmak için bu kelimeleri yazmam rica edildi .Onun çalışmalarını derinden takdir ediyorum ve bütün öğrencilerine bu görev için seçildiğimden dolayı çok gururlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Belki böylece, pek çokları Dr Usui’nin dünyaya ne kadar büyük bir hizmet yaptığını anlayabilir.

Çok çalışan (yani meditasyon yapan ) ve gayretle bedenini ve zihnini daha iyi bir insan olmak için geliştirmeye çalışan insana “ örnek insan” denir . Bu büyük ruhu sosyal bir olay için , yani pekçok insana doğru yolu öğretmek için kullanan insanlara “öğretmenler” denir .

Dr. Usui’de böyle bir öğretmendi

Anıt Mezarında yazan yazıdan alıntı.

Mezarlığın planı

Reiki ve Şans

Posted on 23 Eylül 2009 by Şebnem Akalın

Bir şeyi sadece hayal ederek elde edebilir miyiz? bazen bu sorunun cevabı ile ilgili tereddüt yaşıyorum.  çünkü öyle şeyler var ki, hayal ediliyor ve hemen gerçekleşiyor. ama öyle şeyler var ki, eyleme geçmeden hiç bir şey olmuyor.  bazı durumlarda sınanıyor olabilir miyiz? gerçekten isteyip istemediğimiz konusunda? olabilir.  ya da biz, kendimizi sınıyoruz….

Reiki hayatıma girdikten sonra iste – gerçekleşsin… denklemi çok daha kolay ve akıcı olmaya başladı. temiz bir enerjiyle istemek önemli. isteğine endişelerini, korkularını katarsan gerçekleşme süresi kesinlikle uzuyor. gerekli adımları atarak yani eylemde bulunarak gerçekleşme sürecini keyifle izlemeye geçmek gerekiyor.  gerçekleşme, her zaman bizim istediğimiz zamanda olmayabiliyor. istediğimiz zaman en hayırlı zaman olmayabilir ya da aslında derin bilinç düzeyinde istemiyor olabiliriz.

Reikinin şansı artırdığı söylenir. bunun sebebinin reiki ile temizlenen enerji ve sürece kattığımız zihinsel engellerden kurtulmayı öğrenmek olduğunu düşünüyorum. eğer zihinsel engeller varsa eylemler bir sonuç vermiyor en önemlisi enerji olarak sürece olumsuz müdahale etmek süreci etkiliyor. isteğimize huzur kattığımızda şans bizimle oluyor aksi durumda şans ellerini kavuşturup yüzünde bir gülümseme ile kenara çekiliyor ve “hadi bakalım yap, ne yapacaksan” diyerek debelenmemizi izliyor.

Şansın bizimle olmasını istiyorsak ona izin verelim.

Şebnem Akalın

Öz ne ister?

Posted on 02 Aralık 2009 by Şebnem Akalın

en zorlayıcı, en çetin yolculuk, insanın içine, özüne doğru yaptığı yolculuk. bu yola çıkan kişinin tek yardımcısı da yine kendisi. bizi sürekli olarak dürtükleyen, “hadi! başka birşey var.. hadi!” diyen ve hayatımızın bir noktasında da belki de bu yolculuğa bizi zorlayan öz, iç sesi.

İçsel yolculukla nerelere gitmiyor ki insan. çocukluğuna, gençliğine, 3-5 yıl öncesine, dün geceye ya da geleceğe ve bazen de geçmiş hayatlara.

geçmişde biriktirdiğimiz kızgınlıklarımız, korkularımız, affedemediklerimiz, kırgınlıklarımız ve her türlü olumsuz inanışlar bu yolculukta birer birer çıkıyor karşımıza. hepsinin gösterdiği bir şey var aslında ve sorduğu bir soru “ne öğrendin?”

bu olumsuz duygulara takılıp kalmadan onlara bakıp, görüp, kabul edip, öğrendiklerini çantasına alıp, iç sesinin işaret ettiği yere doğru ilerlemeyi seçen kişi büyük bir hızla geleceğini oluşturabilir sağlık, mutluluk ve huzurla.

Sabahları yataktan bir iç sıkıntısı ile kalkıyorsak ve buna bir anlam vermiyorsak, sonrasında da unutup hayata karışıp gidiyorsak, iç sesimize- özümüze, kulaklarımızı tıkıyor ve genel bir söylemle ve kelimenin tam manasıyla “yuvarlanıp gidiyoruz”dur. bu durumda çok yakın zamanda olacak şey hayatımızın tepetaklak olmasıdır. çünkü başka türlü anlayamadığımız şeyi bir musibetle anlamak zorunda kalırız.

Öz, ne yapması gerektiğini, gelişmek için ihtiyacı olanı çok iyi biliyor. yeter ki onu dinle..

Şebnem Akalın

Değişim

Posted on 24 Mart 2010 by Şebnem Akalın

Değişim neden bu kadar zorlar insanı. nereden biliriz değişimin iyi mi, yoksa kötü mü olacağını? neden hemen kabul edemeyiz. hemen kabul edememekle kalmaz, değişim olmasın diye fazlaca zaman ve enerji harcarız. hatta bazen öyle konular olur ki yanımıza yandaşlar ararız , gruplar oluştururuz ve topluca direniriz.

peki sonra ne olur? bazen (bize göre) değişimin sonucu olumsuz olabilir. ama bu çok nadir olur aslında her zaman olan ve belkide en çok direndiğimiz zamanlarda olan şudur; yeni gelen bizim için eskisinden çok daha iyi olmuştur. geriye dönüp bakarız ve inanamayız. neden bu kadar direndim acaba diye düşünürüz ancak pek anlamlı gelmez oradan geriye baktığımızda gördüğümüz.

“bilsem!? bu kadar direnir miydim?” deriz.

bu konuyla ilgili, olumsuz atasözlerimiz vardır. “gelen gideni aratır” gibi. eğer değişimi kendimiz görüp farkedip buna göre kendi tavrımızı belirlersek hiç bir zaman yaşanmaz gelen gideni aratma durumu aslında.

ama göremezsek, hatta direnip, değişime ayak uydurmak yerine eskiden bildiğimiz gibi davranmaya devam etmekte ısrar edersek o zaman bu değişimin gerekliliğini anlamamış olmamız sebebiyle daha güçlü bir deneyime çekiliriz. o sırada olan değişim değildir elbette, asıl olması gereken değildir yani. gelen bize asıl değişimin yolunu göstermek için eskisinden daha güçlü bir deneyimdir. bu durumda gelen gideni aratmıştır işte!

insan doğası gereği varolanı devam ettirmek istiyor. varolan; bildiğimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz deneyimler topluluğu. bu deneyimlerin iyi veya kötü olması önemli değil. uzun zamandır devam ediyor olması ve başka türlüsünü bilmiyor olmamız yeterli. cehennemde yaşıyor olsak bile farklısını bilmediğimiz ve daha beteri olacağından korkmamız nedeniyle o cehennemden kurtulmak istemiyoruz. kendi dertlerimizi seviyoruz. onlar bizi biz yapan unsurlar gibi adeta.

oysa ki bizi biz yapan şeyler çok farklı gerçekte. değişim demek bu dertlerden ayrılmak demek bir yerde. bilinçli bir şekilde, bir varolma halini bırakıp başka bir varolma haline geçmek demek. bunu yapabilmek için hayatımızın sorumluluğunu elimize almamız gerekiyor. eğer hayatın sürekli üzerinize geldiğini düşündüğünüz bir dönemdeyseniz bir bakın bakalım neye ya da nelere direniyorsunuz? neyi ya da neleri değiştirirseniz bunlar olmaz?

Şebnem Akalın

Zihin ve Beden ilişkisi

Posted on 01 Mayıs 2010 by Şebnem Akalın

Bana şifa için gelen danışanlarımdan biri “Fiziksel olarak iyi olduğumda daha sağlıklı düşünebiliyorum” dedi bir gün. ona tam tersinin gerçek olduğunu anlattığımda ve yaptığımız çalışmalarla bunun doğruluğunu kendisi de deneyimlediğinde çok şaşırmıştı.

Sağlıklı düşünebilmenin ve fiziksel olarak da sağlıklı olabilmenin tek yolu zihinsel ve duygusal olarak sağlıklı olabilmektir. eğer altta yatan negatif inancı ya da sorunlu duyguyu bulup temizleyebilir ve olumluya dönüştürebilirsek o zaman fiziksel hastalıklar ortadan kalkıyor.

Kendi deneyimlerimden ve okuduğum araştırma ve deneylerin sonuçlarından da gördüğüm üzere pek çok fiziksel hastalığın altında duygusal ya da zihinsel bir neden var. hatta “kaza” olarak adlandırdığımız bazı olayların bile derininde böyle bir sebep bulmak şaşırtıcı oluyor.

Reiki, çok yumuşak bir şekilde zihinsel ve duygusal temizlik yapmamıza yardım eder.  düzenli olarak yapılan reiki çok derinde bu temizliğin yapılmasına yardımcı olur. eğer kişi zihinsel ya da duygusal sebebi bulabildiyse 2. derece reiki de öğrenilen yöntemleri kullanarak bu temizlemeyi çok daha kolay yapar. zaten sebebin bulunması bile yolun yarısının aşılması anlamına gelir.

Hastalıkların zihinsel nedenleriyle ilgili tavsiye edebileceğim bir kitap var. sadece bu kitaptaki olumlama cümlelerini tekrarlayarak bile iyileşme olabildiğini çok gördüm. Louise Hay’in “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” adlı kitabında hastalıkların hangi olumsuz düşünce kalıplarından kaynaklandığını ve bununla ilgili düzeltme yapmak için kullanılabilecek olumlama cümlelerini bulabilir ve şaşırtıcı sonuçlar elde edebilirsiniz.

Ancak burada şunu söylemem gerekiyor ki fiziksel olanın ya da maddenin katı halde bulunduğuna ve asla değişmeyeceğine olan inanç bu tarz çalışmalarda sürecin uzamasına yol açmaktadır. sonuç alınmaz demiyorum ama süreci uzattığını gözlemledim. şaşırdığım zamanlar da olmadı değil tabi, bu katı inanca sahip olmalarına rağmen çok daha çabuk çözülebilenleri de gördüm. herşeyin enerji olduğunu kabul etmek ya da bilmek süreci oldukça hızlandıran bir şey.

Söylediğim bir sözün hasta hücreme ne faydası olacak diye düşünenler varsa eğer şöyle söylemek istiyorum; hücre enerji, söz de enerji… akışkanlar ve alışveriş halindeler.

Şebnem Akalın

Oyuna devam

Posted on 30 Ekim 2010 by Şebnem Akalın

Kanepedeyim, gözlerim kapalı ama uyumuyorum. İçimde tuhaf bir sıkıntı. Sözlü müzikler beni yoruyor şu an, bu nedenle klasik müzik dinliyorum. Beni zaman, zaman alıp başka yerlere götürse de ben sık, sık sıkıntıma geri dönüyorum. Üzerimde Kediş’in pırlamaları da pek işe yaramıyor.

Bilirim hayat yolunda giderken olur bende bu sıkıntı hali. Alışmadık olduğundan ya da savaşçı tarafım öyle sever, sıkıntılı. Bir arıza arar. “Ee işler hep yolunda gitmez” diye öğrenmişiz. Olumsuz düşünce kalıplarımı hep temizliyorum yeri geldikçe, bu da onlardan. Kendimi bu sıkıntıya bırakırsam mutlaka bulurum da bir arıza. Kalkmalı, bir şeyler yapmalı.

Aslında çok hareketli bir günümde değilim kendimi kanepeye bırakmak işime geliyor. Ama diyorum ya bırakırsam sıkıntım büyüyecek.  Neyse kalkayım bari. Kotumu giyiyorum, ayağımda spor ayakkabılarım.

Çıkıp yürümeye başlıyorum sahile doğru. İstanbul’u çok sevmemin en büyük sebebi bu; biliyorum ki birazdan denize kavuşacağım. Oturduğum yerden deniz görünmüyor, 10 dk yüründüğünde deniz kenarında olunacağını kim bilebilir. Bu nedenle sürprizli buluyorum bu şehri. Sen istersen sürprizlere kavuşursun. Martılar, balıkçı tekneleri, uzaktan geçen büyük, küçük gemiler, şehir hatları vapurları, deniz, denizde balıklar, denizin kenarındaki kayalık, küçük çay bahçesi.

Bundan büyük keyif yok. Saatlerce denize bakarak oturuyorum. Derinliklerine bakıyorum. Bir martı geliyor yanıma yerde duruyor bir süre sonra, birden uçup elektrik direğinin üzerine konuyor. Onu motive eden şey neydi acaba durup dururken uçtu? diye düşünüyorum. O hiç birşey düşünmüyor, sadece kendini gerçekleştiriyor.

Yaklaşık 2 saat sonunda bir anda fark ettim ki hiç bir şey yapmadan sadece denizi, martıları, tekneleri izleyerek oturdum. Hiç kalkmak istemiyorum ama geç oldu eve gitmem lazım. Ve düşündüm acaba kaç saat bu şekilde kalabilirim. Bir gün deneyeceğim bunu.

Dönüş yolu çok keyifli. Sonbahar artık, hava genelde serince ama bugün çok sıcak, yaz gibi. Kitapçıya uğrayıp Mevlevi müziği cd leri aldım, ruhuma iyi geliyorlar.

Mutluyum, kendime geldim. Kabul ediyorum her şey yolunda, akışında. Hayat bir oyun, oyuna devam..

Bir İnsanı Sevmek

Posted on 25 Kasım 2010 by Şebnem Akalın

Yeni nesil aşkı bilmiyor diye hayıflanıyor herkes. Diyorlar ki her şey çok kolay ulaşılır olduğu için yeni nesil aşk yaşayamıyor. Gençlerde eski aşkların olmadığını düşünüyor ve eski aşklara özendiklerini söylüyorlar.

Anneler, babalar gençlerin gündelik ilişkiler yaşadıklarından şikâyet ediyorlar ve kimisi bunu ahlaksız buluyor kimisi belirli bir yaşa kadar böyle olmasının uygun olduğunu düşünüyor. Sanki zamanı geldiğinde o çocuk birden doğru ilişkiyi yaşayıverecek. Sevgiye ve aşka değer vermeden geçirdiği zamanların acısı çıkmayacak.

Ben, şimdiki gençlerin sevgi konusundaki duyarsızlığının tüm sorumlusunun bizim nesil ve bizden öncekiler olduğunu düşünüyorum. Biz çocuklarımıza sevmeyi, sevginin değerini öğretiyor muyuz? Aşkın kişiye katacaklarından bahsediyor muyuz?

Çoğumuzun çocuklarına öğütlediği şey şu; aman çocuğum şimdi bu işlerle ilgilenme daha küçüksün, derslerine engel olur. Sevmeyi ertelemeyi öğretiyoruz. Hiç kimseleri çocuklarımıza layık bulmuyoruz. Herkes potansiyel suçlu sanki. Bizim çocuklarımız birer melek başkalarının çocukları ise ellerinde kılıçları ile bizimkilere zarar vermek üzere bekleyen canavarlar. Arkadaşlarına güvenme ve sakın âşık olma çünkü acı çekersin.

Çok merak ediyorum oğluna; “âşık ol çocuğum bu dünyanın en güzel şeyidir, eğer acı çekersen de

bundan öğrenirsin ve daha güçlü ilerlersin bu hayatta” diyen kaç tane anne ve kızına; âşık olmanın, sevmenin erdem olduğundan bahseden kaç tane baba var?

Bizler, çok mu acı çektik acaba zamanında ve şimdi bu müthiş tecrübelerimizden çocuklarımızı yararlandırmaya çalışıyoruz. Onları korumak adına onlara sevgisizliği, güvenmemeyi, bencilliği öğretiyoruz. Ben çok “kazık” yedim çocuğum yemesin zihniyetiyle onların en temel ihtiyaçlarını ellerinden alıyoruz.

İnsan, doğası gereği acı ile öğreniyor. Nerede acı çektiğiniz bir nokta var oraya bakın, mutlaka öğrendiğiniz bir şeyler olduğunu göreceksiniz. Bu gözle bakıldığında acılar sevilir ve inanılmaz ama aynı zamanda da azalır.

Sevmek, insanı insan yapan en önemli unsurdur. Birisine güvenmek ve aslında hayata güvenmek, insanın hayatta ayakları yere basan, güçlü bir birey olmasını ve cesurca hareket etmesini sağlar.

Hayata güvenilmediğinde korkular, endişeler ve sevgisizlik sarıyor tüm bedeni ve bir insanda olan bu negatif durum tüm insanlara bulaşıyor bir şekilde. Oysa sevgi de bulaşıcıdır onu neden çoğaltmıyoruz? Çocuklarımıza en başta öğreteceğimiz şey sevmek olsun.

her zaman hep bir ağızdan söylediğimiz şarkı gibi;

dünyayı güzellik kurtaracak,

bir insanı sevmekle başlayacak herşey…

Şebnem Akalın

Güçlü Kadınlara..

Posted on 13 Mayıs 2011 by Şebnem Akalın

1- Güçlü kadın, ayakları yere sağlam basan kadındır, dolayısıyla korunmak için bir erkeğe ihtiyacı yoktur.
2- Maddi bağımlılığı yoktur, dolayısıyla para için bir erkeğe ihtiyacı yoktur.
Geriye saf sevgi kalır. Seveceği ve kendisini seven bir erkeğe ihtiyaç duyar sadece. -Saf sevgiye hayır diyen olabilir mi?
Dünya dişil enerji (sevgi) ile eril enerjinin (güç) dengeli birlikteliği üzerine kuruludur. Mutluluk ve üretkenlik bu denge ile gerçekleşir. Sevgi bize bu dengeyi sağlar.
Bir başkasıyla sağlam ve dengeli bir ilişki kurabilmek ancak iki tarafında kendi içsel bütünlüklerini yakalamalarıyla mümkün olabilir. İçsel bütünlük; dişil ve eril yanlarımızın dengede olmasıdır. Kadında da erkekte de hem dişil hem eril yanlar vardır. Dişil ve eril yanlarımızı dengede tutmamız gereklidir ki; kadınsak kadın, erkeksek erkek olarak varlığımızı ortaya koyalım. Bu gerçekleştiğinde yani kendi varlığımızı tam olarak ortaya koyabildiğimizde, karşı cins ile bir araya gelirsek, o zaman bu dengeyi sağlayabiliriz.
Güçlü kadın; kendini tanıyan kadın olmalıdır, içsel bütünlüğünü (dengesini) yakalamış ya da yakalamak için adımlar atmış olmalıdır. Kendisini tanımayan kadın, ne istediğini bilmediği gibi, ne verebileceğini de bilemez.
Eğer kendini tanıyorsan ve dengedeysen mutlaka dengede olan ve saf sevgiyi arayan birisi girecektir hayatına ve o “doğru” kişi olacaktır.
Sevgiler,
Şebnem Akalın
13.05.2011

Sebebini bilirsen çözümü de bilirsin

Posted on 25 Mayıs 2011 by Şebnem Akalın

Batı tıbbına göre, belli bir genetik alan belli bir hastalığa zemin hazırlar. Bu zemin, doğuştan (insan lökosit antijenleri(HLA)) ya da sonradan edinilmiş (kromozom değişimi) olabilir. Doğu tıbbına göre, hastalık Hayat Yolu’nun gerçekleşmesinde bir engelin ortaya çıktığını belirtir.  Böylece bilinç, hastalıklara yol açan enerji tıkanıklıklarıyla, gelişim yolunda engellerin oluştuğunu ifade eder.

Bu iki bakış açısı, örneğin farelerde stres yaratılmasının kromozom bozukluklarına neden olduğu deneyler bilindiğinde birbirleriyle tümüyle uyuşmaz değildir. Bu yüzden, tamamen aynı genetik alan bir kişide hastalığa neden olurken bir başkasında sağlık sorunu yaratmayabilir.

Yeniden sağlığa kavuşmak için, karmaşık ve rastlantısal genetik manipülasyonlara başvurmaktansa hastalığa yol açan ruhsal enerji mekanizmalarını anlamak daha basit, daha mantıklı ve düşük maliyetli görünüyor.

Dr. Thierry Médynski

Michel Odoul’ un “Bana nerenin ağrıdığını söyle sana nedenini söyleyeyim” kitabının önsözünden alıntıdır.

Benim tecrübelerim de, hastalıkların zihinsel-duygusal kökenini bulup, orada oluşmuş blokajı (olumsuz düşünce kalıbını) temizlediğimizde hastalığın büyük ihtimalle iyileştiğini gösteriyor. Herhangi bir hastalığın zihinsel-duygusal kökeni olmadığına rastlamadım hiç. Bir hastalık önce zihinsel-duygusal olarak oluşuyor daha sonra fiziksel düzeye iniyor.

Tamamlayıcı yöntemleri, bu hastalıklar fiziksel hale gelmeden önlemek amacıyla kullanıldığında kesinlikle çok etkili ve çok daha düşük maliyetli. Üstelik kendi hayatımız üzerindeki etkimizi görmemiz açısından da farkındalığımızı artıran yöntemler. Hayatımızın sorumluluğunu almamız açısından büyük önemi var. Çevreyi, diğer insanları, anne-babamızı, akrabalarımızı vs. suçlamak yerine, bu olumsuzluklara kendi katkımızı görmemizi sağladığı kesin.

Ancak fiziksel hale dönüşmüş olan hastalıklarda da, pek çoğunda çok çabuk iyileşme olduğunu gördüm. Bir yandan tıbbi tedavisi sürerken zihinsel çalışma yapılan kişilerde diğerlerine oranla iyileşme çok daha hızlı oluyor.

Basit dediğimiz grip vs hastalıklar hemen iyileşiyor, diğer hastalıklarda ise süre çok kısalıyor ve hatta sebebi bilindiğinde, hastalığın tekrarlama olasılığı da çok düşüyor. Çünkü, sebebi bildiğinizde o sebebi oluşturan şartları değiştirebilirsiniz….

27.05.2011

Şebnem Akalın

Haketmek

Posted on 12 Temmuz 2011 by Şebnem Akalın

Bir yarışma programı izliyorum, adı “ANLAŞMA”. Yarışma şöyle: Daha önce birbirini tanımayan 3 kişi yarışıyor. Her soruda, cevap için anlaşmak zorundalar. 5 tur ve 15 soru var, eğer 3 yanlış yapılırsa yarışma bitiyor ve tüm kazanılan para kaybediliyor. Sonunda da kazanılan parayı yaklaşık olarak %60, %30 ve %10 oranında paylaşıyorlar. Ancak bu paylaşım için de anlaşmak zorundalar. Bu kısım çok önemli…

İzlediğim bölümde, 3 yarışmacı var 1 tanesi, sadece ilk ve son soruyu bildi, diğeri sadece bir soru cevapladı, sonuncu ise 15 sorunun yaklaşık 6 tanesini hiç tereddütsüz cevapladı. diğer soruları ortaklaşa kararla belirlediler ve 2 tane de hata yaptılar.

Yarışmanın sonunda en yüksek payı hanginiz hakediyorsunuz sorusuna 8 tanesini bilmiş olan yarışmacı, pek de kendine güvenmeyerek “ben” dedi. İlk ve son soruyu bilen yarışmacı ise, son derece kendinden emin bir şekilde “ben son soruyu bilmeseydim kaybedecektik, bu nedenle ben hakediyorum” dedi.

Sonuç; ilk ve son soruyu bilen yarışmacı en yüksek payı aldı, 6 soruyu tereddütsüz bilen (üstelik diğerlerinin o konularda hiç fikirleri yoktu) yarışmacı ise orta payı aldı. “Ben olmasaydım son soruya gelemezdik”diyemedi. Diğer yarışmacı zaten en düşük paya razı olmuştu.

Hayatı ve güzelliklerini hakettiğine inanmak böyle bir şey…

Şebnem Akalın, 12.07.2011