Ustaa, aç bi Çakra!

Çakra açma lafı nereden ve nasıl çıktı bilemiyorum. Eminim ilk söylendiğinde doğru anlamda kullanılmıştır, ancak malesef artık tamamen yanlış bir kavram olarak kullanılmakta. Sanki birisi çakranızı açacak ve ondan sonra her şey yolunda. Hayır! yok öyle bir şey!

Burada çakraları anlatmayacağım ama neden bu çakra açma kavramı kullanılıyor? biraz anlatıyor olacağım. 

Öncelikle, Çakraların kapalı olması mümkün değildir! Çakraların dengesi bozulmuş olabilir, ki; bunun sebebi de enerji girdabı gibi dönen Çakralar, sağlıklı bir çakrada olması gereken bir ahenk ile değil, ahengi bozulmuş bir şekilde dönmeye başlamıştır ya da omurga üzerinde hizalı olması gerekirken sağa sola kaymış olabilir, Çakralardaki enerji girdaplarında blokajlar vardır, aslında bastırılmış, bloke olmuş duygular vardır. Enerji blokajı (tıkanıklığı) var ve bunun için enerjiyi dengeliyoruz demek yerine çakra açmak diye anlatıldığı için tıkalı bir çakra var ve bu açılıyor gibi anlaşıldı sanırım. Tamamıyla tıkalı çakra ile yaşayamayız!

Çakralar, elbette enerji çalışmalarıyla dengelenir ya da blokajlar açılır ve açıldığında bütüncül bir sağlık elde edilmiş olur. Bunlardan biri de Usui Reiki’dir. Ayrıca yürümek, dans etmek, yoga, plates yapmak gibi fiziksel egzersizlerde çakralar üzerinde etkilidir. Bu dengeleme ve bolakajların enerji çalışmalarıyla açılması uygulamaları zaman içinde hap şeklinde uygulamalar gibi gösterilmeye başlandı ne yazık ki 😦

Çakraların dengeleri, olumsuz düşüncelerimiz yani duygusal alanda aldığımız yaralardan bozulmaktadır. Dolayısıyla çakraları sürekli dengede tutmak, sürekli uygulama gerektirir. Hiç bir yöntem tek başına ve tek bir seferde yeterli değildir. Hangi yöntemi seçtiyseniz bunu sürekli yapmalısınız.

Reikiye uyumlandığınızda çakralar dengelenir ama sonrasında uygulama yapmaya devam etmelisiniz. Kendimi başkasına bırakayım beni düzeltsin düşüncesi çok cazip, ama malesef kimsede sihirli değnek yok!

Dünya yolculuğumuz, öğrenme yolculuğumuz bunu gerektiriyor. Öğrenmeden iyileşme olmuyor. Herkesin kendi hayatının sorumluluğunu alıp öğrenmeyi seçmesi gerekiyor. Daha önce pek çok yazımda da yazdığım gibi tüm yöntemler sadece yardımcıdır.

Tüm kadim öğretilerin bir çakra açma seviyesine indirilmesine gerçekten üzülüyorum. Aç bi çakra her şey yoluna girsin…

Şebnem Akalın / Hatırlatıcı

25 Mart 2015

Benim Alerji hikayem ve EFT

Ortaokul yıllarımdan itibaren çoğalarak ilerleyen alerji sorunum vardı. Üniversiteye geldiğimde iyice artmıştı ve özellikle bahar aylarını bir kabus şeklinde geçiriyordum. Üniversite bittikten sonra iş arama döneminde ise iyice şiddetlenmişti. Pikniğe gitmek hayal olmuştu. Hatta o dönemde dışarıya çıkmak bile istemiyordum. Bitmeyen hapşurmalar ve burnumda, genzimde, kulağımın içinde korkunç bir kaşınma. Fırça sokup genzimi kaşıma isteği…

Sonunda Ankarada alerji konusunda özel bir bölümü olan hastaneye gittim ve tedavi(!?) süreci başladı:

Önce test yapıldı. Aklıma bile gelmeyecek bir sürü şeye alerjim vardı ama en çok kızıl çam ağacına. Kızıl çam ağacı ne alaka anlayamamıştım ama iyi olacağım diye pek üstünde durmamıştım.

Böylece, alerjen maddelerden oluşturulan aşılar uygulanmaya başladı. Aşı, öncelikle haftada 1 kez uygulanacak, 1 yıl sonra yine 1 yıl süreyle ayda 1 kere uygulanacak sonrasında duruma göre devam dozu belirlenecek ve yaklaşık 4 sene sürecekti ( bu arada aşılar bittiğinde iyileşme olmayabileceğini kesin bir şey olmadığını da öğrenmiştim).

1 sene boyunca epeyce meşakkatli aşı süreci sonunda ayda 1 kez aşılanmaya başladığım sırada işe başladım ve eğitim için 3 ay İstanbul’da kalmam gereken bir süreç başladı. Yaklaşık 3 ay sonra kaldığım yerden devam edeceğimi zannederek tekrar hastaneye gittiğimde 3 ay ara verilirse herşeye baştan başlamak gerektiğini söylediklerinde hakikaten şok geçirdim. Herşeye baştan başlamak ve üstelik kesin bir iyileşme olma ihtimalinin çok düşük olduğunu bilmek düşüncesi beni büyük bir hayal kırıklığı ile birlikte aşı faslını bitirmeye yöneltti.

Aşılanmayı bıraktım ama sıkıntılarım devam ettiği için doktorumun yazdığı antihistaminik ilaçları almaya başladım. Bu şekilde, bahar aylarında yoğun ama diğer dönemlerde de ara ara bu ilaçları kullanarak yaklaşık 10 yıl devam etti. Tabi ki hayat kalitem oldukça düşmüştü ama alışmıştım…

Taa ki 2005 yılına kadar.

2005 yılında EFT eğitimi aldığım gün ilk aklıma gelen alerji konusunda çalışmak oldu ve başladım EFT uygulamaya. Çok detaya girmeyeceğim ama yaklaşık 15 dakika sonra hayatımda oldukça önemli olan bir anıyla beraber alerjimin ilk olur sebebi ortaya çıkıverdi:

Ankara’da çam ormanlarının arasında çocuklara yapılan bir yaz kampı vardı. (Bu kampı daha önce de mavi mine çiçeğinin hikayesinde anlatmıştım). Bu kampa komşumuzun kızı olan bir arkadaşımla beraber gitmiştim. Kampın sonlarına doğru aileler geliyordu ve o gün ailelerle birlikte piknik yapılıyor akşamında da onlar için hazırladığımız gösterileri sergiliyorduk. Arkadaşımın ailesi ve benim ailem beraber piknik yaptığımız sırada, biz çocuklar oyun oynuyorduk ki piknik alanında dolaşan bir at, yanımdan geçerken bana kafasıyla çarpıp beni yerden havalandırmış ve yere çarpmıştı, bu sırada başım da yere çarpmıştı. Yerde yatarken annemin ve babamın yanıma gelip beni kucaklamalarını başıma bakmalarını filan beklerken babam hiç yerinden kalkmadığı gibi diğerleriyle şarkılar söyleyip eğlenmeye devam etmekteydi. Annem ise yanıma gelip bakıp birşey yok diyerek geri gitti. Çok üzüldüğümü, ağladığımı ve daha çok da onlara gıcık olduğumu hatırlıyorum.

O an beni derinden etkileyen tüm olumsuz duygular?  EFT ile temizledim. Sonrasında 1 kere de evde kendim çalıştım ve alerjiye o zaman veda ettim. Bir daha hiç tekrar etmedi.

Her zaman, her fırsatta anlattığım, eğitimlerde üzerine basarak tekrar tekrar belirttiğim yine de pek anlaşılamayan bir konu bu. 13 yıllık tecrübem ile yine söylüyorum zihinsel sebebi olmayan bir hastalık yok.  Zihinsel sebebi bulursak iyileşmeyen hastalık da yok.

Şebnem Akalın

27 Kasım 2017

access bars alerji anda kalmak anne baba enerjileri aşk ben değeri bireysel seans değersizlik EFT eft eğitimi eft master eft master eğitimi enerji haketmek ilişki ilişki kaygısı kişisel gelişim Mikao Usui online eft kursu online para çalışması para para enerjisi para kursu pozitif pozitif düşünce pozitif enerji Reiki Reiki 1. derece Reiki 2. Derece reiki enerji Reiki Eğitimi reiki eğitimleri reiki master Sağlık sevgi su su içmek TAT tat eğitimi temel eft eğitimi Usui Reiki çakra şaman şebnem akalın şens reikisi

Reiki ve Şans

Posted on 23 Eylül 2009 by Şebnem Akalın

Bir şeyi sadece hayal ederek elde edebilir miyiz? bazen bu sorunun cevabı ile ilgili tereddüt yaşıyorum.  çünkü öyle şeyler var ki, hayal ediliyor ve hemen gerçekleşiyor. ama öyle şeyler var ki, eyleme geçmeden hiç bir şey olmuyor.  bazı durumlarda sınanıyor olabilir miyiz? gerçekten isteyip istemediğimiz konusunda? olabilir.  ya da biz, kendimizi sınıyoruz….

Reiki hayatıma girdikten sonra iste – gerçekleşsin… denklemi çok daha kolay ve akıcı olmaya başladı. temiz bir enerjiyle istemek önemli. isteğine endişelerini, korkularını katarsan gerçekleşme süresi kesinlikle uzuyor. gerekli adımları atarak yani eylemde bulunarak gerçekleşme sürecini keyifle izlemeye geçmek gerekiyor.  gerçekleşme, her zaman bizim istediğimiz zamanda olmayabiliyor. istediğimiz zaman en hayırlı zaman olmayabilir ya da aslında derin bilinç düzeyinde istemiyor olabiliriz.

Reikinin şansı artırdığı söylenir. bunun sebebinin reiki ile temizlenen enerji ve sürece kattığımız zihinsel engellerden kurtulmayı öğrenmek olduğunu düşünüyorum. eğer zihinsel engeller varsa eylemler bir sonuç vermiyor en önemlisi enerji olarak sürece olumsuz müdahale etmek süreci etkiliyor. isteğimize huzur kattığımızda şans bizimle oluyor aksi durumda şans ellerini kavuşturup yüzünde bir gülümseme ile kenara çekiliyor ve “hadi bakalım yap, ne yapacaksan” diyerek debelenmemizi izliyor.

Şansın bizimle olmasını istiyorsak ona izin verelim.

Şebnem Akalın

Öz ne ister?

Posted on 02 Aralık 2009 by Şebnem Akalın

en zorlayıcı, en çetin yolculuk, insanın içine, özüne doğru yaptığı yolculuk. bu yola çıkan kişinin tek yardımcısı da yine kendisi. bizi sürekli olarak dürtükleyen, “hadi! başka birşey var.. hadi!” diyen ve hayatımızın bir noktasında da belki de bu yolculuğa bizi zorlayan öz, iç sesi.

İçsel yolculukla nerelere gitmiyor ki insan. çocukluğuna, gençliğine, 3-5 yıl öncesine, dün geceye ya da geleceğe ve bazen de geçmiş hayatlara.

geçmişde biriktirdiğimiz kızgınlıklarımız, korkularımız, affedemediklerimiz, kırgınlıklarımız ve her türlü olumsuz inanışlar bu yolculukta birer birer çıkıyor karşımıza. hepsinin gösterdiği bir şey var aslında ve sorduğu bir soru “ne öğrendin?”

bu olumsuz duygulara takılıp kalmadan onlara bakıp, görüp, kabul edip, öğrendiklerini çantasına alıp, iç sesinin işaret ettiği yere doğru ilerlemeyi seçen kişi büyük bir hızla geleceğini oluşturabilir sağlık, mutluluk ve huzurla.

Sabahları yataktan bir iç sıkıntısı ile kalkıyorsak ve buna bir anlam vermiyorsak, sonrasında da unutup hayata karışıp gidiyorsak, iç sesimize- özümüze, kulaklarımızı tıkıyor ve genel bir söylemle ve kelimenin tam manasıyla “yuvarlanıp gidiyoruz”dur. bu durumda çok yakın zamanda olacak şey hayatımızın tepetaklak olmasıdır. çünkü başka türlü anlayamadığımız şeyi bir musibetle anlamak zorunda kalırız.

Öz, ne yapması gerektiğini, gelişmek için ihtiyacı olanı çok iyi biliyor. yeter ki onu dinle..

Şebnem Akalın

Değişim

Posted on 24 Mart 2010 by Şebnem Akalın

Değişim neden bu kadar zorlar insanı. nereden biliriz değişimin iyi mi, yoksa kötü mü olacağını? neden hemen kabul edemeyiz. hemen kabul edememekle kalmaz, değişim olmasın diye fazlaca zaman ve enerji harcarız. hatta bazen öyle konular olur ki yanımıza yandaşlar ararız , gruplar oluştururuz ve topluca direniriz.

peki sonra ne olur? bazen (bize göre) değişimin sonucu olumsuz olabilir. ama bu çok nadir olur aslında her zaman olan ve belkide en çok direndiğimiz zamanlarda olan şudur; yeni gelen bizim için eskisinden çok daha iyi olmuştur. geriye dönüp bakarız ve inanamayız. neden bu kadar direndim acaba diye düşünürüz ancak pek anlamlı gelmez oradan geriye baktığımızda gördüğümüz.

“bilsem!? bu kadar direnir miydim?” deriz.

bu konuyla ilgili, olumsuz atasözlerimiz vardır. “gelen gideni aratır” gibi. eğer değişimi kendimiz görüp farkedip buna göre kendi tavrımızı belirlersek hiç bir zaman yaşanmaz gelen gideni aratma durumu aslında.

ama göremezsek, hatta direnip, değişime ayak uydurmak yerine eskiden bildiğimiz gibi davranmaya devam etmekte ısrar edersek o zaman bu değişimin gerekliliğini anlamamış olmamız sebebiyle daha güçlü bir deneyime çekiliriz. o sırada olan değişim değildir elbette, asıl olması gereken değildir yani. gelen bize asıl değişimin yolunu göstermek için eskisinden daha güçlü bir deneyimdir. bu durumda gelen gideni aratmıştır işte!

insan doğası gereği varolanı devam ettirmek istiyor. varolan; bildiğimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz deneyimler topluluğu. bu deneyimlerin iyi veya kötü olması önemli değil. uzun zamandır devam ediyor olması ve başka türlüsünü bilmiyor olmamız yeterli. cehennemde yaşıyor olsak bile farklısını bilmediğimiz ve daha beteri olacağından korkmamız nedeniyle o cehennemden kurtulmak istemiyoruz. kendi dertlerimizi seviyoruz. onlar bizi biz yapan unsurlar gibi adeta.

oysa ki bizi biz yapan şeyler çok farklı gerçekte. değişim demek bu dertlerden ayrılmak demek bir yerde. bilinçli bir şekilde, bir varolma halini bırakıp başka bir varolma haline geçmek demek. bunu yapabilmek için hayatımızın sorumluluğunu elimize almamız gerekiyor. eğer hayatın sürekli üzerinize geldiğini düşündüğünüz bir dönemdeyseniz bir bakın bakalım neye ya da nelere direniyorsunuz? neyi ya da neleri değiştirirseniz bunlar olmaz?

Şebnem Akalın

Zihin ve Beden ilişkisi

Posted on 01 Mayıs 2010 by Şebnem Akalın

Bana şifa için gelen danışanlarımdan biri “Fiziksel olarak iyi olduğumda daha sağlıklı düşünebiliyorum” dedi bir gün. ona tam tersinin gerçek olduğunu anlattığımda ve yaptığımız çalışmalarla bunun doğruluğunu kendisi de deneyimlediğinde çok şaşırmıştı.

Sağlıklı düşünebilmenin ve fiziksel olarak da sağlıklı olabilmenin tek yolu zihinsel ve duygusal olarak sağlıklı olabilmektir. eğer altta yatan negatif inancı ya da sorunlu duyguyu bulup temizleyebilir ve olumluya dönüştürebilirsek o zaman fiziksel hastalıklar ortadan kalkıyor.

Kendi deneyimlerimden ve okuduğum araştırma ve deneylerin sonuçlarından da gördüğüm üzere pek çok fiziksel hastalığın altında duygusal ya da zihinsel bir neden var. hatta “kaza” olarak adlandırdığımız bazı olayların bile derininde böyle bir sebep bulmak şaşırtıcı oluyor.

Reiki, çok yumuşak bir şekilde zihinsel ve duygusal temizlik yapmamıza yardım eder.  düzenli olarak yapılan reiki çok derinde bu temizliğin yapılmasına yardımcı olur. eğer kişi zihinsel ya da duygusal sebebi bulabildiyse 2. derece reiki de öğrenilen yöntemleri kullanarak bu temizlemeyi çok daha kolay yapar. zaten sebebin bulunması bile yolun yarısının aşılması anlamına gelir.

Hastalıkların zihinsel nedenleriyle ilgili tavsiye edebileceğim bir kitap var. sadece bu kitaptaki olumlama cümlelerini tekrarlayarak bile iyileşme olabildiğini çok gördüm. Louise Hay’in “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” adlı kitabında hastalıkların hangi olumsuz düşünce kalıplarından kaynaklandığını ve bununla ilgili düzeltme yapmak için kullanılabilecek olumlama cümlelerini bulabilir ve şaşırtıcı sonuçlar elde edebilirsiniz.

Ancak burada şunu söylemem gerekiyor ki fiziksel olanın ya da maddenin katı halde bulunduğuna ve asla değişmeyeceğine olan inanç bu tarz çalışmalarda sürecin uzamasına yol açmaktadır. sonuç alınmaz demiyorum ama süreci uzattığını gözlemledim. şaşırdığım zamanlar da olmadı değil tabi, bu katı inanca sahip olmalarına rağmen çok daha çabuk çözülebilenleri de gördüm. herşeyin enerji olduğunu kabul etmek ya da bilmek süreci oldukça hızlandıran bir şey.

Söylediğim bir sözün hasta hücreme ne faydası olacak diye düşünenler varsa eğer şöyle söylemek istiyorum; hücre enerji, söz de enerji… akışkanlar ve alışveriş halindeler.

Şebnem Akalın

Anne ve Babalara bir “masal”

Posted on 27 Mayıs 2010 by Şebnem Akalın

Hayvanlar Okulu

Bir zamanlar, hayvanlar bu “yeni dünya”nın sorunlarına bir çare bulabilmek için önemli birşeyler yapmaya karar vermişler. Ve bir okul ayarlamışlar.

Koşma, tırmanma, yüzme ve uçma ağırlıklı bir müfredat oluşturmuşlar. Müfredatı uygulamayı kolaylaştırmak amacıyla bütün hayvanlar aynı dersleri almışlar.

Ördek yüzmede öğretmeninden bile iyiymiş, ama uçmadan zar zor not alırken, koşmadan kalmış. Çok yavaş koşabildiğinden okuldan sonra bol pratik yapabilmek için yüzmeden zaman çalmaya başlamış. Bu, perdeli ayakları zarar görene kadar devam etmiş; yüzmede de sıradan bir öğrenci oluvermiş. Okulda sıradan bir öğrenci olmak kabul görüyormuş. Bu yüzden bu olay ördek hariç hiç kimsenin umrunda olmamış.

Okulda koşmada en başarılı tavşanmış, ama tavşan iyi yüzmek için yaptığı ekstra çalışmalardan yorgun düşmüş.

Sincap ise tırmanma birincisiymiş. Uçma dersinde öğretmeni ağacın üstünden altına doğru değil de, altından üstüne doğru koşturmasını isteyince büyük bir hayal kırıklığı yaşamış. Bu yüzden tırmanma notu C’ye, koşma notu da D’ye inmiş.

Kartal sınıfın problemli öğrencisiymiş. Kartalı disiplin altına almak çok zaman almış. Tırmanma dersinde ağacın başına tırmanırken diğer bütün hayvanları altetmiş, ama bunu yaparken tamamen kendi yöntemlerini kullanmakta ısrarlı davranmış.

Yıl sonunda oldukça iyi yüzebilen ve aynı zamanda koşabilen, tırmanabilen ve uçabilen biraz anormal su yılanı en yüksek ortalamayı tutturmuş ve sınıf birincisi olarak konuşma yapmış.

Çayır köpekleri okul dışında kaldıklarından okul harcıyla boğuşmak zorunda kalmışlar, çünkü idare müfredata kazmayı ve oyuk açmayı eklemiyormuş. Yavrularını bir porsuğun yanına çırak olarak vermişler. Daha sonra da dağ sıçanı ve sincaplara katılıp özel bir okul açma girişiminde bulunmuşlar.

Bu masaldan çıkarılacak bir ders olabilir mi?

George H. Reavis

Tavuk Suyuna Çorba Kitabından

Oyuna devam

Posted on 30 Ekim 2010 by Şebnem Akalın

Kanepedeyim, gözlerim kapalı ama uyumuyorum. İçimde tuhaf bir sıkıntı. Sözlü müzikler beni yoruyor şu an, bu nedenle klasik müzik dinliyorum. Beni zaman, zaman alıp başka yerlere götürse de ben sık, sık sıkıntıma geri dönüyorum. Üzerimde Kediş’in pırlamaları da pek işe yaramıyor.

Bilirim hayat yolunda giderken olur bende bu sıkıntı hali. Alışmadık olduğundan ya da savaşçı tarafım öyle sever, sıkıntılı. Bir arıza arar. “Ee işler hep yolunda gitmez” diye öğrenmişiz. Olumsuz düşünce kalıplarımı hep temizliyorum yeri geldikçe, bu da onlardan. Kendimi bu sıkıntıya bırakırsam mutlaka bulurum da bir arıza. Kalkmalı, bir şeyler yapmalı.

Aslında çok hareketli bir günümde değilim kendimi kanepeye bırakmak işime geliyor. Ama diyorum ya bırakırsam sıkıntım büyüyecek.  Neyse kalkayım bari. Kotumu giyiyorum, ayağımda spor ayakkabılarım.

Çıkıp yürümeye başlıyorum sahile doğru. İstanbul’u çok sevmemin en büyük sebebi bu; biliyorum ki birazdan denize kavuşacağım. Oturduğum yerden deniz görünmüyor, 10 dk yüründüğünde deniz kenarında olunacağını kim bilebilir. Bu nedenle sürprizli buluyorum bu şehri. Sen istersen sürprizlere kavuşursun. Martılar, balıkçı tekneleri, uzaktan geçen büyük, küçük gemiler, şehir hatları vapurları, deniz, denizde balıklar, denizin kenarındaki kayalık, küçük çay bahçesi.

Bundan büyük keyif yok. Saatlerce denize bakarak oturuyorum. Derinliklerine bakıyorum. Bir martı geliyor yanıma yerde duruyor bir süre sonra, birden uçup elektrik direğinin üzerine konuyor. Onu motive eden şey neydi acaba durup dururken uçtu? diye düşünüyorum. O hiç birşey düşünmüyor, sadece kendini gerçekleştiriyor.

Yaklaşık 2 saat sonunda bir anda fark ettim ki hiç bir şey yapmadan sadece denizi, martıları, tekneleri izleyerek oturdum. Hiç kalkmak istemiyorum ama geç oldu eve gitmem lazım. Ve düşündüm acaba kaç saat bu şekilde kalabilirim. Bir gün deneyeceğim bunu.

Dönüş yolu çok keyifli. Sonbahar artık, hava genelde serince ama bugün çok sıcak, yaz gibi. Kitapçıya uğrayıp Mevlevi müziği cd leri aldım, ruhuma iyi geliyorlar.

Mutluyum, kendime geldim. Kabul ediyorum her şey yolunda, akışında. Hayat bir oyun, oyuna devam..

Bir İnsanı Sevmek

Posted on 25 Kasım 2010 by Şebnem Akalın

Yeni nesil aşkı bilmiyor diye hayıflanıyor herkes. Diyorlar ki her şey çok kolay ulaşılır olduğu için yeni nesil aşk yaşayamıyor. Gençlerde eski aşkların olmadığını düşünüyor ve eski aşklara özendiklerini söylüyorlar.

Anneler, babalar gençlerin gündelik ilişkiler yaşadıklarından şikâyet ediyorlar ve kimisi bunu ahlaksız buluyor kimisi belirli bir yaşa kadar böyle olmasının uygun olduğunu düşünüyor. Sanki zamanı geldiğinde o çocuk birden doğru ilişkiyi yaşayıverecek. Sevgiye ve aşka değer vermeden geçirdiği zamanların acısı çıkmayacak.

Ben, şimdiki gençlerin sevgi konusundaki duyarsızlığının tüm sorumlusunun bizim nesil ve bizden öncekiler olduğunu düşünüyorum. Biz çocuklarımıza sevmeyi, sevginin değerini öğretiyor muyuz? Aşkın kişiye katacaklarından bahsediyor muyuz?

Çoğumuzun çocuklarına öğütlediği şey şu; aman çocuğum şimdi bu işlerle ilgilenme daha küçüksün, derslerine engel olur. Sevmeyi ertelemeyi öğretiyoruz. Hiç kimseleri çocuklarımıza layık bulmuyoruz. Herkes potansiyel suçlu sanki. Bizim çocuklarımız birer melek başkalarının çocukları ise ellerinde kılıçları ile bizimkilere zarar vermek üzere bekleyen canavarlar. Arkadaşlarına güvenme ve sakın âşık olma çünkü acı çekersin.

Çok merak ediyorum oğluna; “âşık ol çocuğum bu dünyanın en güzel şeyidir, eğer acı çekersen de

bundan öğrenirsin ve daha güçlü ilerlersin bu hayatta” diyen kaç tane anne ve kızına; âşık olmanın, sevmenin erdem olduğundan bahseden kaç tane baba var?

Bizler, çok mu acı çektik acaba zamanında ve şimdi bu müthiş tecrübelerimizden çocuklarımızı yararlandırmaya çalışıyoruz. Onları korumak adına onlara sevgisizliği, güvenmemeyi, bencilliği öğretiyoruz. Ben çok “kazık” yedim çocuğum yemesin zihniyetiyle onların en temel ihtiyaçlarını ellerinden alıyoruz.

İnsan, doğası gereği acı ile öğreniyor. Nerede acı çektiğiniz bir nokta var oraya bakın, mutlaka öğrendiğiniz bir şeyler olduğunu göreceksiniz. Bu gözle bakıldığında acılar sevilir ve inanılmaz ama aynı zamanda da azalır.

Sevmek, insanı insan yapan en önemli unsurdur. Birisine güvenmek ve aslında hayata güvenmek, insanın hayatta ayakları yere basan, güçlü bir birey olmasını ve cesurca hareket etmesini sağlar.

Hayata güvenilmediğinde korkular, endişeler ve sevgisizlik sarıyor tüm bedeni ve bir insanda olan bu negatif durum tüm insanlara bulaşıyor bir şekilde. Oysa sevgi de bulaşıcıdır onu neden çoğaltmıyoruz? Çocuklarımıza en başta öğreteceğimiz şey sevmek olsun.

her zaman hep bir ağızdan söylediğimiz şarkı gibi;

dünyayı güzellik kurtaracak,

bir insanı sevmekle başlayacak herşey…

Şebnem Akalın

Röntgen ışını nasıl bulundu?

Posted on 22 Mart 2011 by Şebnem Akalın

İlk defa kafa röntgeni çekilen insanların kendi kemiklerini görünce korkudan düşüp bayıldıklarını biliyor musunuz? Dünyada çekilmiş ilk röntgen filminin hala mevcut bulunduğunu ve bunun mucidin karısının sol eli olduğunu? Kendi elinin kemiklerini görünce,”adeta ölümümü görüyorum “diyerek çığlık atan hanımefendinin odadan koşarak kaçtığını? O dönemdeki herkes için çok şaşırtıcı bir buluş olan röntgen nasıl keşfedildi? William Conrad Roentgen prusyalı genç bir delikanlıydı..Amerika da harp akademisinde eğitim görüyordu,henüz 17 yaşındaydı..

yöneticilerden birinin karikatürünü çizen arkadaşını ele vermemek için üzerinde yapılan baskılara direndi ancak mezuniyet belgesi alamadan okuldan atıldı..bu itaatsizliğinden dolayı ne bir alman ne de bir hollanda lisesine alınmadı..üniversite eğitimi hayalleri de suya düşmüş oluyordu bu nedenle..ama bu engel onun ileride  x ışınını keşfetmesine neden olmuş olabilir.lise mezuniyetine dair belge gerektirmeyen bir okul olan zürih teki politeknik okuluna kaydoldu mecburen..burada karmaşık makinler yapmasını sağlayacak makine mühendisliği dersleri de aldı..Alet yapım ve tasarımındaki üstün yeteneği bir fizikçinin dikkatini çekti..onu asistanı olmaya ikna etti..lise diploması olmaması,akademik eksikliğine rağmen roentgen teorik fizik dalında doktora yaptı.hocasının sadık bir izleyicisi olarak onun gittiği heryere gitti,lise diploma engelini zaman içinde aştı ,okutman ve nihayet profersörlüğe yükseldi..bu arada zengin bir otel sahibinin kızı Berta ile evlendi,Berta nın psikomatik hastalıkları vardı ve arada nöbetler geçiriyordu,bu nedenle Roentgen’in  eşine günde birkaç kez morfin yapması gerekiyordu,sosyal hayatlarında kısıtlanmaya  ve bakım hastası olacak hale gelmesine neden olan bu durum da Roentgen için avantaja dönmüştü.zayıf bir konuşmacı oluşu ,soğuk bir tabiatı ve üstün performans bekleyen disiplinli tavrı nedeniyle öğrencileri tarafından sevilmese de ,herkes tarafından takdir toplayan çok başarılı lab. deneyleri yapıyordu.çeşitli maddeleri barometrik,ışıksal ve elektriksel değişikliklere maruz bırakıp ortaya çıkan  fiziksel değişimleri titizlikle ölçüyordu.yalıtkan bir maddenin,cam  mesela,elektrik yüklü iki kondansator plak arasında hareket ettirildiğinde yalıtkan maddeden akım çıkacağını öğrendi.Roentgen’in öncülü ise Sir William Crookes idi..1861 de talyum elementini keşfettikten sonra,elektirik deşarjının soygazlar üzerindekietkisini incelemek istiyordu ama bunun için,sadece çalışacağı gazı içeren bir atmosferi yaratacağı  özel bir tüpe gereksinimi vardı.Günümüzde Crookes adı verilen tüpleri yaptı.ilk önce bir pompa yardımıyla havanın boşaltıldığı vakum cam silindir yaptı..silindir aynı zamanda, induksiyon bobini pil düzeneği yardımıyla oluşturulan,elektirik akım boşalmaları için elektrotlar da içeriyordu.Crookes katotan anota yüksek voltajlı akım vererek,cam silindir içinde soygazların bazı maddelerin durumunu gözlemlemek istedi.Crookes vakum silindirini yerleştirdiği masaya,bazen kullanılmamış fotografik levhaları da düşürüyordu.Bir süre sonra bunları kullanmak istediğinde levhaların üzerinde çeşitli gölgelenmeler olduğunu gördü..bunun yeni bir ışınım olabileceği aklına dahi gelmedi..bunun yerine üretici firmaya bir şikayet mektubu yazdı:)Aynı şekilde,Crookes silindirinin yanında baryum platinosiyanür tuzlarıyla kaplı kağıtların,katot ışınları geçer geçmez neden florasan ışık yaydığı ünlü fizikçi Phillip Lenard’ında hiç aklına gelmedi..aklına gelmemiş olmasına rağmen,keşfi kendisine değil Roentgen’ e kaldığı için,X ışını keşfinden 10 yıl sonra bile Lenard hazımsızlık çekiyordu,yaptığı konuşmasında,dünya alem x ışınını kabul ederken Obunu o zaman farkettiğini ve zaman bulamadığı için çalışamadığı bir tür radyasyon dalgası olduğunu bildirdi dünyaya  Aslında durumda biraz gerçeklik payı vardı,Crookes tüpünde aliminyum kaplamalı bir pencere koyan ve katot ışınının bunu geçip geçemeyeceğini test etmesi için Roentgen’e yollayan Lenard’dı.Cam tüpün karşısına katot ışınının çıktığını görünür hale getirebilmek için,baryum platinosiyanür kristalleriyle kaplı küçük bir ekran yerleştirdi..Crookes tüpünden katot ışını çıktığı zaman ekranda zayıf bir ışıma görülüyordu..katot ışınları havada ancak birkaç cm ilerleyebiliyordu..bu nedenle ekran cam tüpün çok yakınında duruyordu..Roentgen bir süre sonra katot ışınlarının sadece alimniyum kaplı pencereden değil, cam tüpün çeperinden de çıkıp çıkmadığını merak etmeye başladı..çıkıyorsa bile bu çok zayıf bir ışık olacaktı..cam tüpteki parlama bu zayıf ışını maskeleyebilirdi..bu nedenle ortamı ve cam tüpü karartmaya karar verdi..lab. perdelerini çekti,cam tüpü kartonla kapladı..ışığı kapadı..ve elektirk verdi.. çok şaşırtıcı bişey oldu o an!..tüpten en az 1 metre uzaktaki bir yerden sarı renkli ışıma gördü..önce korktu ve irkildi..hayali olduğunu sandı..ama tekrarladıgında aynı şeyi tekrar gördü.bir kibrit çakarak ışığın geldiği yere baktı..tezgahta bulunan baryumla kaplı kağıtlar unutulmuştu ve ışıma oradan geliyordu! bu florasanın kaynağı çözümsüzdü..ama katot ışını olamazdı..çünkü onlar havada ilerleyemiyordu..Roentgen deneylerini araya 1 deste iskambil ve 5 cm kalınlığında bir kitap koyarak yineledi..her defasında ışığı gördü..artık katot ışınlarının cam tüpü geçip geçmemesiyle ilgilenmiyor yeni bulduğu bu ışını inceliyordu..şimdi  x  adını verdiği ışının geçemeyeceği maddeyi arıyordu..çok geçmeden kurşundan geçemediğni,yoğunluklarına bağlı olarakta öteki maddelerce bu ışının emildiğini saptadı..bu ışın tahta ve kağıt tarafından  emilmiyor, et tarafından çok az emiliyordu..ışının tahta tarafından değişmeden geçmesi ilgisini çekti..x ışının karşısına küçük metal ağırlıklarla asılı olan bir tahta koydu ve baktı..tahtanın sadece gölgesi görünüyorken metal parçalar olduğu gibi görülüyordu. Aralık ayı başında küçük bir  kurşun boruyu tutarak akım verdiği sırada gördükleri Roentgen’i dehşete düşürdü..beklediği gibi levhanın üzerinde borunun koyu gölgesi vardı..ama hiç beklemediği bişey daha vardı..boruyu tutan iki parmağının kemikleri!!x ışınının etinde geçerek kemiklerini gösterebilmesi,neredeyse bir kıyamet belirtisi gibi onu derinden sarstı..şöyle yazıyordu ”gördüğüm şey bilimsel bir olgu değil..dünyevi olmayan düpedüz mistik bir olay..” aynı şeyi,eşi Berta ile paylaşmak istedi..elini tutmasını söyleyerek levhada görüntü oluşturdu. ”aman tanrım kemiklerimi görüyorum..sanki kendi ölümüme bakıyormuşum gibi hissetmeme neden oluyor ” diyerek memnun olmaktan ziyade dehşete düşerek kaçtı    Berta nın sol elinin olduğu görüntü ve raporları  fizik dergisine sundu..derhal yayınlanıp geniş yankı buldu.. ancak insanlar bu vücudun heryerinden,kıyafetlerinden,tenlerinden en mahrem yerlerinden bile geçen bu ışıktan huzursuzluk duydular en başta 1896 yılının ilk 6 ayında x ışını filmi çektirmek moda olmuştu artık..ancak kendi kemikleriyle karşılaşan insanlar korkudan düşüp bayılıyorlardı hatta bir dava bile kazanılmıştı,düşüp sol bacağını inciten bir hukuk öğrencisi..iyileşmeyen hatta kötüleşen yarasından doktorun verdiği exercise ları sorumlu tutmuştu..dr.un avukatlarının tüm itirazlarına rağmenx ışınıyla, bacakta aslında kırık olmuş olduğu tespit edildi..dr. ve davayı kaybetti..

tıpta en büyük 10 keşif..Meyer Friedman M.D. ve Gerald W.Friedland M.D.

This entry was posted in reiki and tagged amerikaışınkemikprusyaradyasyonröntgen,üniversitex ışını. Bookmark the permalink.